31 Ocak 2010 Pazar

Neill, Jo ve Küçük Ronaldinho

Transferleri çok beğendim iyi ki almışız güle güle kullanalım.

Fakat ünlü yıldızların bizim takıma gelince beynimde başkalaşmalarından nefret ediyorum. Mesela Milan Baros, gelmeden önce gözümde dünya futbolunun orta-lüks yıldızlarından biriydi. Hani arada bir oynadığı takımdan bahsederken konuştuğunuz yabancı futbolculardan vardır ya, onlardan biri gibi mesela. Gerçekten elde etmenin heyecan vereceği adamlardandı yani. Ama kim olursa olsun ve Türkiye'de hangi takıma gelirse gelsin bir süre sonra böyle farklı biri gibi gelmeye başlıyor ya alışkanlıktan, o çok garip işte ya. Sinir oluyorum bu hisse. Hep ilk geldiği günkü gibi "bu adam bizde yaa inanamıyorum" demek istiyorum ama olmuyor. Sanırım insanoğlu hep böyle, elinin altında oldumuydu yalan oluyor herşey.

Her neyse, bugün yeni transferlerin 3ü de sonunda bir arada oynadı. 3ü ile ilgili kısa değerlendirmeler yapmak istiyorum.



Lucas Neill: Kewell'ın memleketlisi bu arkadaştan anlıyoruz ki bu Avusturalyalılar bir başka. Formayla bile takım elbise havasında duruyor adamlar. Oldukça efendi bir arkadaşa benziyor. Defanstan çıkardığı toplarda başarılı olduğunu gördüm, ikili mücadeleler de pek izleme şansımız olmadı ama kademe anlayışı ve oyun zekası oldukça iyi. En azından sayesinde defansımızın yaptığı bazı amatörce hatalar bir hayli azalacak gibi gözüküyor. Hoş geldin Neill diyoruz ve yeni Popescu'muz olmanı temenni ediyoruz:)


Jo: Nonda'dan tek farkın amerikalı rapçi tipin ve 1.90 boyun değildir umarım sevgili arkadaşım. Son vuruşlarda çok soğukkanlı değil, telaşlanıyor. Toplara sert vuruyor hava toplarında boyunun da büyük avantajlarıyla çok başarılı. Fakat yine Nonda gibi çok süratli değil ve bilek hareketleri zayıf. Bugün zorlayarak ilk golünü attı. Kendisine pek ara pası gelmedi ama top ceza sahasına yaklaştığında aralara yaptığı koşular oldukça zekice. Orta sahaya yakın mesafelere çok geldiği için o bölgede fazla baskıya uğruyor ve kaptırdığı toplar bu yüzünden göze battı. Ama genel anlamda biraz daha çabuk olması lazım. Şu anki performansının +1 seviyesini izlettirsen bile benim için yeterlidir diyerek hoş geldin diyorum. yo man!


Giovani Dos Santos: Topu ilk 15-20 metre sürüşünden sonra evet bu Dos Santos dedim. Bu dünya yıldızı arkadaşı o kutsal formayla görmekten dolayı hâlâ çılgınlar gibi seviniyorum. Sadece 35-40 dakika izleyebildik henüz kendisini ama gördüğüm kadarıyla top ayağındayken yönünü oldukça hızlı değiştirebiliyor. Hele ki bizim anadolu kulüplerinin ağır defanslarına karşı kesinlikle çok etkili olur. Topla aralara çok hızlı kaçabiliyor. İlk maçında oldukça bencildi ama tabiki bunun ilk maçta kendini göstermek için ve geçici olduğunu hepimiz tahmin edebiliyoruz. Avrupa Ligi maçlarında forvet eksikliğine çok büyük katkı sağlayacağını sanmıyorum çünkü asıl mevkisinin ofansif ortasaha olduğu çok belli oldu. Ama ne olursa olsun katacağı en büyük artı seyir zevki. Topu ayağına aldığı anki o pire gibi koşuşu yetiyor. Tam bir "küçük Ronaldinho". Resmi sitemizde Barça formalı birini görmek de ayrı bir gurur. Hoş geldin Dos Santos, umarım sezon sonu "bunu saymayız yine bekleriz" diyerek bir yere bırakmazlar:)

25 Ocak 2010 Pazartesi

Tanımaya Üşenmek

Bugün daha önce de benzer durumlarını sıkça yaşadığım bir durumun içinde bulundum. Anlatacağım bu durum içinde hissetmişsinizdir kendinizi sizler de mutlaka.

Akşamüstü bir markete girdim, alacağım şeyleri alıyordum ki bir baktım uzakta market çalışanı kıyafetiyle ilkokul arkadaşım olduğunu tahmin ettiğim bir kız rafları düzeltiyor. Biraz daha dikkatli baktığım da o olduğuna tamamen kanaat getirdim. İlkokulda uzun bir süre beraber okumuştuk kendisiyle. Formula 1'i deli gibi takip ederdim ben eskiden, onla da sık sık Formula 1 muhabbeti yapardık ve hatta futbol muhabbetlerimiz ve bu muhabbetlerde nelerden bahsettiğimizi de hatırladığımı söyleyebilirim. Kendisinin içinde olduğu bu kadar detayı hatırladığım bir insan da beni hatırlamalıydı herhalde. Neyse, o rafları düzeltti ve benim olduğum yöne doğru yöneldi. Ben yüz yüze gelip selam vermeye hazırlanıyordum ki yüz yüze geldik. Tam yüzümdeki tebessümü hazır ola geçiriyordum ki benim "eski bir tanıdık" olduğumu farketmesiyle yüzünü ciddi bir hızla, anlamsız bir yöne çevirdi. Çok garip hissettim kendimi. Resmen tanınmaya üşenilmiş insan oldum. Belki de gerçekten farketmemiştir diyebilirsiniz ama bir insan gerçekten farkedilip farkedilmediğini anlayabilir bence. Ayrıca bu tespitimin sağlamasını da, o tekrar rafları düzeltirken hemen yan raftan birşey seçmem esnasında yine bakışlarını kaçırmasıyla yaptım. Neyse işte, o anın garipliğiyle alacağım şeyleri hatırlamaya çalışarak aldım ve kasaya yöneldim bir süre sonra. Aksi gibi kasaya da o geçmişti...

Gerçek stres bu saniyeden sonra başlıyordu. Biraz daha oyalanmaya başladım, almamın en anlamsız olacağı ürünlere onları inceliyormuş gibi bakarak. Bekledim, belki o kasaya başka müşteriler de gelir de yoğunluk olduğundan başka bir kasa daha açarlar diye. Başka bir kasa da rahatlıkla göz göze gelebilirdim kasiyerle. Rahatlıkla "bir poşet daha alabilirmiyim" diyebilir, "kolay gelsin" i mi çakabilirdim tüm yabancılığımla... Ama tüm aksilikler üst üste geliyordu ve ilkokul arkadaşımın kasası avını bekleyen aslan gibi pusuda bomboş beni bekliyordu. Geldim sepetimi koydum kayar bantın arkalarına doğru istemsizce. Sanki kızın kollarını uzatıp uzaktan almasını bekliyormuş gibi. Ama bu kanlı oyunun bir parçası olan kayar bant, beni selam verilmeli-verilmemeli arası kalan bu insana doğru yaklaştırıyordu. Burada ciddi bir sosyal misyon yüklenmişti üzerime. Belki de ben selam vermeliydim, "Aaaa xx sen misin" diyerek mesela. Ama sanki ilk kez kasada farketmiş gibi "Aaaa xxx sen misin" çok samimiyetsizce olurdu ve yaşanan bu içsel sınav tamamıyla anlaşılırdı. O yüzden "bak bak hiç de tanımıyor beni:)" gibisinden bir giriş durumu göğüslemeye yeterli olabilirdi. Tam böyle bir giriş yaparak bu anı sonlandırmayı planlıyordum ki, "bayan tanımayan" hiç yüzüme bakmadan gayet kasiyerce bir mizaçla "şu kadar tl şu kadar kuruş" dedi. O an ikimizin de birbirimizi "tanınmayan" sıfatını anlayınca biraz rahatladım.

Çok garip birşey değil mi; ikiniz de birbirinizi tanıyorsunuz ve ikiniz de birbirinizi tanıdığınızın farkındasınız ama sanki geçen zamanın size illa birşeyleri unutturacağına inandığınız için ona göre davranıyorsunuz. Ayrıca şunu da ekleyeyim, zamanında aramızda hiçbirşey geçmemişti yani böyle bir tanımamazlığa sebebiyet versin. Ki zaten ilkokulda geçse ne kadar etkilerki şimdiki zamanı.. Neyse işte, bende hızlı hızlı hangi ürünü alta koyduğumu farketmeden torbaları doldurup, tüm müşteriliğimle "teşekkürler kolay gelsin" diyip arkama bakmadan uzaklaştım oradan... Ve arkamda eski bir arkadaşımı "yabancı" olarak bırakmak zorunda kaldım arkamda...

Üstelik bunu ben de yapıyorum bazen sanki. Şimdi ne psikolojiyle yaptığımı düşünüyorum da marketteki ilkokul arkadaşıma hak veriyorum sanırım. Çok eskiden herhangi bir ortak paydada buluştuğun birinin yıllar sonra seni hatırlamayacağını düşünüyorsun ve bu hatırladın/hatırlamadın faslının karşındakine rahatsızlık verebileceğini düşündüğün için bu riski hiç göze almayıp kafanı başka yöne çevirerek hayatına devam ediyorsun.

Bir keresinde bir otobüs durağında başka bir ilkokul arkadaşımla benzer bir durum yaşamıştım. Göz göze gelmiştik ve kafalarımızı başka yöne çevirmiştik. Otobüsüm geldi ve daha sonra aynı otobüse doğru yöneldik. Muavine para verirken haliyle yan yana geldik ve o an birbirimizi görmemek imkansız olduğu için ya ikimiz de "yabancı"ları oynayacaktık ya da ilk defa otobüsün içinde görmüş gibi "aaaa xxx naber" diye selam verecektik birbirimize. Bu sefer o erken davrandı ve "Aaaa hakan naber" gibisinden bir giriş yaptı. Zaten gerisini tahmin edebiliyorsunuzdur. Otobüste yaptığımız konuşmalarda birbirimizden o kadar çok şey hatırladığımızı farkettim ki, insan bu kadar çok şey hatırladığı bir insanı neden tanımamazlıktan gelir diye orda da düşündüm kendi kendime... Sanırım bir süre sonra TANIMAYA ÜŞENİYORUZ bazı insanları...

He bir de şunu ekleyeyim; bazı insanlar da var ki görür görmez selam veriyor hal hatır soruyorlar sağolsunlar. Bende karşılığında aynı samimiyetle "dostum", "abi", "kanka" hitaplarıyla ismini biliyormuşum da samimiyetimden farklı sıfatlarla hitap ediyormuşum kılıfına bürünüyorum. Ama kim oldukları, isimleri ya da onları nerde ve ne zaman tanıdığım hakkında hiç bir fikrim yok...

İşte "zaman" böyle pis bir şey...

23 Ocak 2010 Cumartesi

Anaa her yer bembeyaz!




Birkaç gün önceden, "ben geliyorum" der gibi sinyaller veren kar bugün tam anlamıyla geldi. Camdan dışarı baktığımda görmeyi özlediğim manzarayı gördüm bu sabah. Her yer bembeyaz:)! Ama en güzeli de yerlerdeki karın hemen erimeyeceğini müjdeleyen devam etmekte olan kar yağışı. Erimeyeceğinin sigortası gibi patır patır yağmaya devam ediyordu valla günün hangi vakti baksam.
Bir saniye, saat 21.08 itibariyle bir kez daha bakayım camdan, bakalım devam ediyor mu hala.

Aaaa, bu olmadı ama şimdi. Durmuş. Sağlık olsun, "o iptal oldu, bu ertelendi" mesajları patır patır sağdan soldan geliyorsa çok uzun bir kesinti değildir herhalde bu:)

Her şeye bir nostalji yüklemek pek adetim değildir ama şimdi kardan bahsediyorsak hafiften klişelere başvurmayı göze alarak bir özlemimden bahsedeceğim:)

Her kar yağdığında aklıma gelen ilk şeylerden biri küçüklüğümden hatırladığım "tıısssss" sesi. Bu sesi gerçekten özlüyorum.

Büyüklerimden gördüğüm dev kartopunun aynısını tek başıma yapmak için bilimum kar oyunlarından vazgeçer ellerim ayaklarım morarana kadar bu dev kartopunu, elimdeki ufacık kar yığınını yuvarlaya yuvarlaya oluşturmaya çalışırdım. Tabii ki bu hayali küre o kadar yuvarlamaya karşı bir türlü oluşmazdı ve bunun sebebini hâlâ anlamış değilim. Neyse efenim işte bu tür bir hayal kırıklığından sonra bari iki top atayım, iki yuvarlanayım diyerekten zaman anlamadan geçerdi. Sebebi çoğunlukla annemin çağırışları olan eve dönüş seansında, eller ayaklar üst baş kapı önünde silkelenir içeri girilirdi. İşte esas olay esas nostalji şimdi başlıyor sevgili seyirciler. Eldivenler, atkılar vs. çıkarılır, ıslak üst baş değiştirilir annem ellerimi kollarının altına alırdı. Bu kısa ısınma seansının ardından sobanın karşına geçilirdi. Bu esnada algıladığım sadece 3 şey vardı: 1- Ellerimin ayaklarımın hızlı ısı alış verişi sebebiyle sızlaması. 2- Sobanın altında, küllerin koyulduğu o gerecin garip mistik havası. 3- Evdeki tüm sessizliği bozan, rüzgarın/fırtınanın "vuuuvvvv" sesi ve sobanın içinden birşeylerin yandığını usul usul anlatan "tıısssssssss" sesi. Bu "tısssssss" sesi o sessizlikte o kadar hoşuma giderdi ki, dışarı tekrar çıkıp, tekrar üşüyüp-ıslanıp gelip tekrar ellerimi sızlatmaya razıydım. Kısacası bu ses kar yağışıyla ve kışla özdeşleşmişti adeta.

Çok özledim seni "tısssss":)

22 Ocak 2010 Cuma

Başlayalım artık sanki...

Ne zamandır istiyordum bunu...

Bir elim ani bir firende fırlamamak için tutunulmuş demirde, bir elim herhangi bir "cepçi" yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermemek üzere dirseğimden bükük göğüs hizamda... 1 metre kareye epey kişinin sığdığı 146 kodlu güzide otobüsümdeyim... Bu soğukta (2010'un kış ayındayız 22 ocak cuma- hani belki bu blog yıllarca devam eder falan; yazmak lazım, büyük ihtimalle blog otomatik olarak tarih atıyordur ama olsun işte neyse efenim) otobüste klima neyin de olmadığı halde ter ter terliyorum o derece yani.

Üniversite hayatımın 10/7'si resmi olarak tamamlanmış, eve dönmekteyim.
Sevgili ortakcazım Seçkin'le yine her zaman en iyi ve tek yaptığımız şey olan proje fikirleri üretme faslını telekominikasyon teknolojisinin bize sunduğu nimetlerle gerçekleştirip birbirimize çılgınca teklifler sunup tatmin olurken, beynimin o an kullanmış olduğu "fikir" fonksiyonundan yararlanan bu yazma fikri birden aradan fırlayı verdi.

Eve gideyim de insani ihtiyaçlarımı giderdikten sonra açayım dedim bir blog başlayayım yazmaya..

Aklıma ne gelirse, canım ne isterse...

Öyle yani işte canlar birşey yok, yazacağım yani... :)